Ads 468x60px


Facebook sayfamızı ziyaret ederek sitemizdeki en güncel gelişmeleri takip edebilirsiniz.


Takipte Kalın
Facebook sayfamızı beğenerek bizi her an her yerde takip edin:
.

24 Kasım 2012 Cumartesi

Köpeklerin Su Altında Çekilmiş Komik Fotoğrafları...





Hayvan fotoğrafçısı Seth Casteel bu senenin başında bir topun peşinden havuza zığlayan köpekleri su altında fotoğraflamıştı. Çok beğenilen bu seriyi kitap haline dönüştüren Casteel'in fotoğraflarından sizin için seçtik.
(Fotoğrafları tam boyut görmek için yeni sekmede açın.)

Iğdır Kuş Cenneti Yok Oluyor !


Aras Nehri Yukarı Çıyrıklı Kuş Cenneti tehlikede. KuzeyDoğa Derneği bu konudu şu açıklamayı yaptı: "Türkiye kuş türlerinin %51’i olan 240 kuş türü, son 7 yılda KuzeyDoğa Derneği ve Kafkas Üniversitesi tarafından yapılan bilimsel kuş halkalama çalışmaları esnasında Tuzluca Yukarı Çıyrıklı köyü ve çevresindeki Aras kıyılarında tespit edildi. Bu türler arasında olan şikra atmacası (Accipiter Badius), Türkiye’nin kuş envanteri için yeni bir tür olarak Türkiye kuş türü sayısını 469’a çıkardı.
Iğdır ili sınırları içinde yer alan Aras vadisi, Önemli Doğa Alanı olmanın yanında dünyanın en önemli kuş yollarından biri olan Afrika-Avrasya kuş göç rotası üzerinde yer almaktadır. Her ilkbahar ve sonbaharda yüzbinlerce ötücü ve yırtıcı kuş Aras vadisi boyunca göç ederek ilkbaharda üreme bölgeleri olan kuzey ülkelerine, her sonbaharda ise kışlama bölgeleri olan Afrika ülkelerine göç etmektedir. Bu göç esnasında onbinlercesi bu vadide konaklamakta, beslenmekte ve yollarına devam etmektedir. 2006 senesinde Aras vadisindeki Tuzluca ilçesi Yukarı Çıyrıklı köyünde kurulmuş olan Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi, KuzeyDoğa Derneği tarafından yapılan bilimsel çalışmaların merkezlerinden biridir. Bu halkalama çalışmalarında ortaya çıkan sonuçlara bakıldığında, çalışılan alanın kuş göç yolu üzerinde olduğu kanıtlanmış, 3 kıtada halkalanan kuşlar burada tekrar yakalanmış ve Aras Nehri Yukarı Çıyrıklı Kuş Cenneti’nin kuşların konaklayarak beslendikleri en önemli bölgelerden biri olduğu saptanmıştır. Dünya çapındaki uluslararası öneminden dolayı, bu bölgenin kesin koruma altına alınması ve ekolojik ve ornitolojik araştırma çalışmalarının bu bölgede devam etmesi çok önemlidir.
Sadece 7 yılda Aras Nehri Yukarı Çıyrıklı Kuş Cenneti’nde tespit edilen 240 kuş türü, Türkiye kuş türlerinin yarısından fazladır ve 74 yıldır araştırılan Manyas Kuş Cenneti’nde tespit edilen 255 kuş türüyle neredeyse aynıdır. 200 kat daha büyük olan Van Gölü’nde bile 212 kuş türü tespit edilmişken, Doğu Anadolu’nun en zengin sulak alanlarından olan Aras Nehri Yukarı Çıyrıklı Kuş Cenneti yıllardır teknik olarak “Sulak Alan” kategorisine dahi alınmamıştır. Şimdi ise Tuzluca Barajı’nın suları altında kalarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Aras Nehri’nden regülatörle su alarak ve Iğdır’da pilot projesi başarılı olan damlama sulama yapılarak sulama barajına alternatifler sağlanabilir. Eğer bu sulama barajı projesi iptal edilmez ise yüzlerce kuş türü ve binlerce diğer canlı yaşam alanlarını yitirecek ve yok olacaktır.
Nehrin üzerindeki en önemli bilimsel çalışma istasyonu olan Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde 2006 yılından beri “Kuş Halkalama” çalışmaları yapılıyor. Kuş halkalama kuşların uzman kişiler tarafından özel tekniklerle yakalanarak tanımlanması, gerekli ölçümlerinin yapılması ve bacaklarına üzerlerinde numara ve adres yazılı halkaların takılarak tekrar doğaya salınmasını kapsayan bilimsel çalışmalardır. Kuş halkalama çalışmaları sayesinde, özellikle göçmen kuşların göç yolları ile ilgili her türlü bilgi anlaşılarak kuşların dünyadaki hangi alanları kullandıkları tespit edilmektedir. Bu bilgiler bu alanların korunmasında öncelikli olarak kullanılmaktadır. Aras bilimsel istasyonunda 2006 yılından 2012 yılı sonuna kadar 164 türden yaklaşık 40,000 kuş halkalandı. Türkiye’nin 469 kuş türünün %51’i bu çok önemli sulak alanında kaydedildi. İstasyonda halkalanan ve gözlenen 240 kuş türü ise, Türkiye kuş türlerinin yaklaşık yarısını ve Iğdır ilindeki 303 kuş türünün %79’unu oluşturmaktadır. Sadece 2012 senesinde halkalanan türlerle alanda 7 yeni tür tespit edilmiş ve bu türlerden biri olan Şikra atmacası Türkiye kuş envanterine yeni bir tür olarak eklenmiştir.
Bu da Aras nehri vadisi sulak alanının Türkiye’de kuşlar açısından ne kadar zengin ve Serhat şehrimiz Iğdır’ın kuş çeşitliliği açısından en önemli illerimizden biri olduğunu gösteriyor. Doğu Anadolu platosundan daha alçak ve daha ılıman olan Aras vadisi sadece göç mevsiminde değil, kış aylarında da Doğu Anadolu platosundaki kuşlar için doğal bir sığınaktır ve Aras Vadisi’ni Türkiye’nin ekolojik mirasının çok önemli bir parçası yapmaktadır.
Barajın kapakları Ortadoğu’da sadece 1000 çift kalan ve dünyada nesli tehlike altında olan Küçük Akbabaların yaşamlarını sürdürdüğü, beslendikleri ve üredikleri yere yani Aras ve Arpaçay nehirlerinin birleşim noktasına yapılacaktır. Baraj yapılırsa bu nesli tehlikede olan canlıların evlerine de kilit vurulacaktır. Böylelikle bu türün ülkemizdeki en önemli üreme alanlarından birini de kendi elimizle yok etmiş olacağız. Oysa ki daha 3 ay önce KuzeyDoğa Derneği dünya çapında nesli tehlike altında olan 3 küçük akbabaya Tuzluca’da uydu vericisi takarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı desteği ile izleme altına aldı. Akbabalar şu an Afrika kıtasına olan göçlerini tamamladılar ama tekrar Tuzluca’ya döndüklerinde belki de üreme alanları sular altında kalmış olacak. Evinizden uzaklaşıp geri döndüğünüzde bulamasaydınız siz ne hissederdiniz?
2006 yılından bu yana Aras İstasyonu’nda halkalanan kuşlar, şimdiye kadar Güney Kıbrıs, Macaristan, Ukrayna ve Zambiya’da başka kuş araştırmacıları tarafından yakalandı. Aynı şekilde, İsrail, Rusya ve Güney Afrika’da halkalanan kuşlar ise Aras Kuş Araştırma ve Halkalama İstasyonu’nda yeniden yakalandı. Merkezde halkalanan kuşların 3 kıtadaki ülkelerden geri bildiriminin gelmiş olması, 6 yıldır çalıştığımız bölge olan Aras vadisinin hem kuşlar hem de uluslararası göç yolları konusunda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. 
Bu büyük önemine, kuş türü zenginliğine ve Kuzey Doğa Derneği’nin hazırladığı rapor ve başvurulara rağmen, Aras istasyonun yer aldığı 20 kilometrekarelik Aras Nehri sulak alanının herhangi bir koruma statüsü bulunmuyor ve hatta resmi olarak sulak alan olarak bile kabul edilmiyor. Öte yandan Aras nehri üzerine kurulan barajlar, nehir yatağından alınan kum ve çakıllarla vadinin ekosistemi her geçen gün daha da bozuluyor. Şimdi de tüm bu alan Tuzluca Barajı’nın suları altında yok olmak üzere ve bu baraj, göç eden kuşların çok önemli bir vahasını yok edecek.
Bu vadiden göç eden ve kışın Kars, Ardahan, Erzurum ve Van platolarında şiddetli kışlar geçerken bu vadiyi adeta doğal bir sığınak olarak kullanan milyonlarca kuşu kurtarmak istiyorsak bu kuşların kullandığı yaşam alanları korunmalıdır. Aksi takdirde, diğer kaybedilen ve ekolojik soykırıma uğrayan pek çok alanımız gibi Aras vadisinin kuşları ve diğer tüm canlıları da yok olacaktır. 

Gökyüzünde 3 Güneş Görüntülendi!

Çin'in kuzeyindeki Changchun bölgesinde gökyüzünde birdenbire 3 tane birden Güneş ortaya çıktı. Normal boyuttaki Güneş'in etrafında iki küçük Güneş belirdi. Bir astronomi fenomeni sayılan şaşırtıcı olayın ilk değil.

"Bir cuma günü, neredeyse bir saat süreyle gökyüzünde tam üç tane güneş gördük. Diğer iki tanesi, "bildiğimiz" güneş kadar parlak olmasa da, oldukça belirgindiler. Bunun bir mucizeden fazlası olduğunu hissettim..." dedi.

Bunlar, 16. yüzyılda gördüğü inanılmaz doğa olayını açıklamaya çalışan Jacob Hutter'ın sözleriydi.

"Sun dog" adı verilen bu fenomen insan zihnini çok uzun süredir meşgul etmekte.

İlginç doğa olayının nedeni ise atmosferdeki buz kristallerinin bulut oluşturması. Bu buz kristalleri atmosferdeki ışığın kırılmasına ve Güneş'in etrafında daire şeklinde iki ışık oluşmasına neden oluyor.

"Kırılma" (Refraction) diye tanımlanan gökyüzü olayı, elektromanyetik dalganın yönünün ya da hızının değişmesi ile meydana geliyor.
Güneş ve etrafındaki küçük ışıklı dairenin etrafını ışıklı halkalar çevreliyor.





Kaynak: Şifreler Facebook Sayfası

23 Kasım 2012 Cuma

Gözünde Diş Çıktı!


23 yaşındaki Nagabhushanam Siva kendini bildi bileli sol gözünden şikayetçiydi. Ancak ailesi onu korktuğu için doktora götürmedi. Zaman geçtikçe ağrılar arttı ve doktora başvurmaya karar verdiler.

Doktorlar "teratoma" teşhisi koyup ameliyata aldılar. Ancak ameliyat sonrası çıkarılan parçaları gören doktorlar şaşkına döndü çünkü çıkarılan iki parça dişe benziyordu.

Dr. K. Vasantha yaptığı açıklamada "Teratoma kist içeren bir doku. Bazen sert bir doku olabiliyor. Ancak tam bir diş gibi büyümesi çok nadir" dedi. Doktor Vasantha tedavi edilmese hastanın kör olma riskinin olabileceğini söyledi.

İlk kez 149 yıl önce tespit edilen bu tümöre, bugüne kadar 70 kere rastlandı.

TERATOMA NEDİR?
Teratom bir tümör türüdür. Terimin etimolojik kökeni eski Yunanca’da “canavar tümör” anlamına gelen bir terimdir. Tümörün içi doludur ve katı bir teratomda sinir, kemik, bağırsak parçaları bulunabilir.

Teratomlar genellikle erkeklerin testislerinde, kadınların yumurtalıklarında ve çocukların kuyruk sokumunda ortaya çıkarlar.

22 Kasım 2012 Perşembe

İstanbuldaki Fatih Sultan Mehmet Sureti! (Video)

İstanbuldaki Fatih Sultan Mehmet sureti görenleri şaşkına çeviriyor! Bu video ile daha etkileyici bir şaşkınlığa hazırlanın!..

20 Kasım 2012 Salı

Google Sonunda Bunuda Yaptı!

Eğer IE10 sışında bir tarayıcı kullanıyorsanız, Google'ın bu yeni harikasına hemen göz atın!

Oturduğumuz yerden sanal olarak uzayda dolaşmak için sayısız yol var. Ancak bunların hiçbiri, Samanyolu galaksisini tam anlamıyla önünüze getirmiyor. Ancak Google'ın yeni web deneyi 100.000 Stars, bu kısıtlamaları da ortadan kaldırıyor.

Google, uzay görsellerini ve verilerini NASA, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) gibi çeşitli kaynaklardan elde ettiğini söylüyor. WebGL destekli bir tarayıcı ve ekran kartına ihtiyaç duyan uygulamayı farenizle kontrol ediyorsunuz. Herhangi bir yere yaklaştığınızda, "güneşimize yakın en belirgin yıldızların" isimleri beliriyor. Yıldızın ismine tıkladığınızda ise onun hakkında daha fazla bilgi ve yıldızın dijital bir temsili ekrana geliyor.

Site, WebGL desteği sunmayan Internet Explorer 10'da ne yazık ki çalışmıyor. Chrome, Firefox, Opera ve Safari, 100.000 Stars'ı başarıyla çalıştırıyor.

100.000 Stars'a buradan ulaşabilirsiniz.

Çakma iPhone'da Son Nokta!


Daha önce pek çok Çinli çakma cep gördük ama kendini Mac sananını ilk kez görüyoruz. İşte Apple Q300.
Daha önce birbirinden kötü iPhone kopyalarına yer verdik ama bu o kadar farklı ki bir kopyanın ötesinde! "Apple iPhone'un evrim zincirindeki kayıp halka bulundu!" desek yeridir ama bu cep telefonu iPhone'dan önce değil, sonra tasarlandı.
Shanzai tarafından Apple Q300 Ultra ismiyle satılan istiridye kabuğu tasarımlı bu cep telefonu oldukça retro bir tasarıma sahip. Üzerindeki Apple logosu dikkat çekici ve bu ürünün bir benzerinin zamanında Apple tarafından tasarlanıp rafa kaldırılıp kaldırılmadığını kim bilebilir? Bu cep telefonu 1990'lı yılların Mac'lerini andıran bir kasaya sahip.
Yerine göre 70-80 Amerikan dolarına satılan bu cep telefonu Çince desteklemiyor, kendi işletim sistemine sahip ve 2.2 inç bir ekranı var. Kopya olmanın ötesine geçip, "Apple 1990'larda cep telefonu yapsaydı böyle olurdu" dedirten ilginç bir Çinli cep telefonu bu.

Kaynak:http://www.veteknoloji.com/cakma-cepte-son-nokta-58489--.html

'Astronotlar Mars'ta Hayatta Kalabilir'!


Mars keşif aracı Curiosity, Kızıl Gezegen’deki radyasyon seviyesinin Dünya’nın alt yörüngesindeki radyasyon seviyesiyle çok yakın olduğunu tespit etti. Elde edilen bulgular, Mars’taki radyasyon seviyesinin sanıldığının aksine astronotların yaşamını riske atmayacak seviyede olduğuna işaret etti. 
Altı tekerli nükleer laboratuvar Curiosity, Mars’ın yüzeyinde yaptığı radyasyon ölçümlerini Dünya’ya yolladı. Mars’ta bugüne kadar birçok ilke imza atan Curiosity, bir gün Kızıl Gezegen’e ayak basacak olan astronotların burada hayatta kalabileceğini gösteren bulgular elde etti.
ABD’nin Colorado eyaletinde fiziki bilimler ve mühendislik araştırmalarının yapıldığı Boulder GüneybatıAraştırma Enstitüsü’nden Don Hassler, Curiosity’nin yaptığı ölçümlere bakarak, “Astronotlar kesinlikle bu şartlarda hayatta kalabilir” ifadesini kullandı.
Curiosity’nin Radyasyon Değerlendirme Detektörü’nün (RAD) baş sorumlusu olan Hassler, yaptıkları ölçümlerle Mars’ın geçmişine ait bilgiler elde etmeye çalıştıklarını, aynı zamanda Kızıl Gezegen’e gelecekte yapılacak insanlı uzay görevlerinin önünü açmaya çalıştıklarını ifade etti.

“DÜNYA’NIN YÖRÜNGESİNDEKİYLE AYNI”
Mars’a Ağustos ayında inen ve o tarihten bu yana birçok ölçüm yapan Curiosity, Kızıl Gezegen’deki radyasyon seviyesinin, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki (ISS) astronotların maruz kaldığı radyasyon seviyesine yakın olduğunu tespit etti. Hassler, basın açıklamasında, “Curiosity’nin Mars’a olan dokuz aylık yolculuğu boyunca derin uzayda maruz kaldığı radyasyonun, Mars’ın yüzeyindeki radyasyon oranının yaklaşık iki katı olduğunu” belirtti.

Bulgular aynı zamanda, Dünya’nın atmosferinin yüzde 1’i kalınlığında olan Mars atmosferinin, hızlı kozmik parçacıklara karşı önemli bir koruma sağladığını da gösterdi. Mars, Dünya’mızın aksine atmosferinde bir koruma kalkanı gibi görev yapan manyetik alanlara sahip değil.
Curiosity’nin RAD cihazıyla yaptığı ölçümler, Mars’ın atmosferindeki kalınlaşma ve inceleşmelerden dolayı gün içindeki radyasyon miktarının yüzde 3 ile 5 arasında oynadığını ortaya koydu. Curiosity’nin iki yıl olarak planlanan Mars görevinde sadece 3 ayı geride bıraktığına dikkat çeken Hassler, Kızıl Gezegen’deki radyasyon miktarı hakkına daha çok fazla bilgi toplayacaklarını söyledi.

“İNSANLI GÖREV YAPABİLMEK ADINA ÇOK ÖNEMLİ”
Hassler, yaptıkları çalışmalarda astronotların Mars görevlerinde ne kadar radyasyona maruz kalacaklarını tespit etmeye çalıştıklarını sötledi. Ayrıca, Mars’ın yüzeyinde gerçekleştirilecek görevde ve Dünya’ya geri dönüş yolculundada ne kadar radyasyona maruz kalınacağının tespit edilmesi, gelecekte Kızıl Gezegen’e yapılacak insanlı görevler için çok önemli.
Curiosity’nin bir diğer önemli radyasyon görevi, Güneş fırtınalarından yayılan kozmik parçacıkların Mars yüzeyine saçtığı radyasyonu ölçmek olacak. Keşif aracı, henüz böyle bir fırtınaya denk gelmiş değil.
Curiosity’nin sahip olduğu 10 deney ve ölçüm cihazından biri olan RAD, keşif aracına Mars’ta mikrobiyolojik yaşam bulunup bulunmadığını tespit etmesinde deyardımcı olacak. Curiosity’nin çevre gözlem görevinde yer alan California’daki Ashima Araştırma Merkezi’nden Claire Newman, “Ne kadar çok bilgi elde edersek Mars’ın iklimi ve atmosferi hakkında o kadar çok şey öğreneceğiz. Şu ana kadar elde edilen bulgular, Mars’ın geçmişte tahmin ettiğimiz bir atmosfere sahip olduğuna işaret ediyor” dedi.

Kaynak: http://www.veteknoloji.com/-astronotlar-mars-ta-hayatta-kalabilir--58487--.html

Einstein'ın Beyni Farklıymış!


Nobel ödüllü fizikçi Albert Einstein'ın, normal insanların beyninden çok daha farklı bir beyne sahip olduğu ortaya çıkarıldı.
Florida Eyalet Üniversitesi'nden evrimsel antropolog Dean Falk, Einstein'ın beyninin büyüklük ve şekil açısından normal olduğunu, ancak beynin bazı kısımlarındaki anatomik özelliklerin son derece farklı olduğunu söyledi.
Falk, Einstein'in beyninin prefrontal, somatosensoriyel, motor, paryetal, temporal ve oksipital kortekslerinin olağanüstü özellikler gösterdiğini belirtti.

Bu özelliklerin Einstein'in mekansal ilişkilerin görsel algısı ve matematik yeteneklerine nörolojik destek sağladığına dikkati çeken Falk, "Einstein'in beyninin ön lobu aşırı derecede kıvrımlı, paryetal loplar da olağanüstü bir biçimde asimetrik. Somatosensoriyel ve motor korteksler ise sol yarımküreye doğru büyük bir genişleme gösteriyor" dedi.
1955 yılında hayata vedan eden Einstein'in beyni, kafatasından çıkarılmış ve çeşitli açılardan fotoğraflanmıştı. Bu fotoğrafların çoğu, 1955 yılından bu yana kayıptı.
Bu fotoğraflardan 14'ü, kısa bir süre önce fotoğrafları çeken patolog Thomas Harvey tarafından New Jersey'deki Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi'ne bağışlanan belgeler arasında bulundu.
Einstein'in beyni fotoğraflandıktan sonra incelenmek üzere 240 parçaya bölünmüştü. Bu parçaların büyük bir kısmı, hala Princeton Üniversite'si bünyesindeki Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi'nde saklanıyor. Diğer parçaların nerede olduğu ise bilinmiyor.
Einstein, genel görecelik kuramını geliştirerek bilim dünyasında devrim yapan ve 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine çalışmalarıyla Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştü.
Falk'ın "Albert Einstein'ın Serebral Korteksi: Yayımlanmamış Fotoğrafların Ön Analizi" adlı çalışması, "Brain" dergisinde yayımlandı.
Öte yandan, araştırmada elde edilen bulgular, önemli bir soruyu da gündeme getirdi: "Einstein, olağanüstü bir beyine sahip olduğu için mi fizikçi oldu, yoksa fizikle uğraşması, beyninin belirli kısımlarının olağanüstü bir biçimde değişmesine mi neden oldu?"

18 Kasım 2012 Pazar

Mars’ın da bir Kutup yıldızı var mı?


Yan komşumuz Mars’ın bizim Polaris’imiz gibi bir kuzey yıldızı var mı? Eğer yoksa en azından kuzey kutbuna yakın bir yerde bir yıldıza sahip mi?
Öncelikle kuzey yıldızı ya da kutup yıldızı terimlerini ne zaman kullandığımızı açıklayalım. Herhangi bir gezegenin, eksenin kuzeyine doğru uzaya uzanan hayali bir çizgi çizersek ve bu çizgi eğer bizi gözümüzle görebileceğimiz kadar parlak bir yıldıza götürüyorsa o yıldıza o gezegenin kuzey yıldızı yada kutup yıldızı diyoruz. Dünya için bu yıldız Polaris.
Buna karşın, Dünyamız güney yarımküresinde, bir Güney yıldızına sahip değil. Dünya’nın güneydeki gök kutbuna en yakın görülebilir yıldız yaklaşık 9 derece uzakta.

Peki, Mars gerçekten Kuzey ya da Güney yıldıza sahip mi?

Bu soruya cevap ‘hayır’. Mars’tan görülen kuzey gök yüzünde en uygun aday kutuptan yarım derece  kaymış; bu da aslına bakarsanız Polaris’in Dünya’nın Kuzey gök kutbuyla yaptığı açıdan daha yakın. Buna rağmen, Polaris gerçekten parlak (gece gökyüzünde tüm yıldızlar arasında en parlak 50. yıldız), Mars’tan görülen yıldız ise zayıf bir parlaklıkta  Dolayısıyla zar zor görülen bu yıldız , “Kuzey yıldızı” tanımını alamıyor.
Diğer taraftan, Mars’tan görülen güney gökyüzünde, Kappa Velorum( Vela(yelken) takımyıldızının bir üyesi) Mars’ın güney gök kutbununun 3 derece uzağında bulunmasına rağmen o da aynı sebeplerden, aday olmaktan ileri gidemez durumda.
Sonuç olarak Mars, ne Kuzey ne de Güney yıldızına sahip. Ama halen, gece Mars’tan gökyüzüne baktığınızda tanık olabileceğiniz inanılmaz farklılıklar var .Buna bir örnek; Ay’ın uydusu olduğu Dünyamızın etrafında bir aylık turunu gözlerinizle inceleyebilmeniz. Dünyadan, herhangi bir uyduyu, gezegeni etrafındaki turunu çıplak gözle izleyebilmek mümkün değil. Elbette; bir Venüs gibi Dünya ve Ay'ı da yıldız gibi görüyorsunuz.
Kaynak: http://earthsky.org/space/mars-north-south-star

Uzayın kokusu neye benziyor?

Aslına bakarsanız, uzay berbat kokuyor. Tam olarak neye benzediğine dair emin değiliz; ama kesin olarak bildiğimiz şu ki koku pek iç açıcı değil. Aslında astronotlar için NASA’nın kokuyu deneyip taklidini yapmak istemesi tuhaf bir durum; böylece uzay yürüyüşçüleri kendilerini neyin içine attıkları ve tabi burunlarını neye dahil ettiklerini bilebilecekler.
Daha önce uzay yürüyüşüne çıkmış insan sayısı az olduğundan, net bir koku teşhis etmekte zorlanılıyor. Önceki astronotların, kokuya en yakın olarak adlandırmaları “kurutulmuş biftek”, “sıcak metal”, “kaynar duman” ve hatta “barut” tu. Şimdilerde, NASA Londralı Kimyager Steve Pearce’den, gönüllü olarak kokuyu tekrar yaratması için yardım talep ediyor. Bunun büyük ölçüde uzay eğitim egzersizlerinde yardımcı olacağına inanılıyor.
Belki, daha önce hiç kendi başına uzaya yolculuk etmemiş olsa da, Pearce uzay kokularına tamamen yabancı değil. Yakın zamanda Mir uzay istasyonunda kalıcı olarak bulunan kokuyu tekrar yaratmayı başardı. Discovery’ye söylediğine göre karışım “terli ayak kokusu ve eski vücut kokusunu alın, şimdi bunları aseton ve gazolin kokusuyla birleştirin… Ve sonuca yaklaştınız!’’. Votkanın dokunuşunu da eklemeliyiz; çünkü hepsinden önemlisi, Mir deki mürettebat, Rus astronotlardan oluşuyor buraya kadar hepsini topladığımızda ve en son sonuca baktığımızda, Pearce’in belirttiği sonuç “korkunç.”
Pearce’ın söylediği “Bu kesinlikle bizlere, Mir’de uzun süre tıkılıp kalmanın gerçekten iyi bir fikir olmadığını gösteriyor.”.Ama rahatlatıcı bir şekilde bu koku sadece uzay istasyonunun dış sınırlarında yer alıyor ve astronotlar bu kokuyu ancak uzaya açılan son sınırının içine adım attıkları zaman içlerine çekiyorlar. Tüm bunların ötesinde, esas sorun şu ki uzayın kokusunu bulduğumuzu farz etsek bile bunu kanıtlayabilmek çok zor olabilir.
Söylentilere dayalı keşifleri bir araya getirirsek-Pearce’ın söylediği şu ki; kurutulmuş biftek ve metal aslında bir çizgide buluşuyorlar ve “bizim, oluşan bu hissiyatın, aslında bazı yüksek-enerji titreşimlerine sahip parçacıkları içimize aldığımızda, havayla birleşmeleri sonucu oluştuğu doğrusuna itiyor.” Yakın zamanlarda uzayın toz parçacıklarında bulunan etil formatın keşfi (ahududuya aromasını verenle aynı madde) ile uzayın kokusunu tekrar oluştururken güçlü bir başlangıç noktası ortaya çıkmış oldu; buna göre sülfüriğe yakın bir koku, uzay için olasılıklı bir ihtimal.
NASA astronotu Kevin Ford, 2009'daki Dünya etrafındaki turundan sonra, aslında bu kokunun ne kadar eşsiz olduğunu özetler şekilde “Hayatım boyunca hiç koklamadığım bir şey gibiydi; ama  asla unutmayacağım bir koku” dedi.
Kaynaklar:

Örümcekler iki ağaç arasına nasıl ağ kurarlar?

İki ağacın dalları arasında, yüksekte örülü örümcek ağları görmüş olabilirsiniz. Örümcekler, normalde bir metreden daha geniş olan bu ağları örmeyi nasıl başarmıştır?

Örümcekler, bunu özel tükürük bezlerindeki sıvı ipeği dizilere çevirme yeteneğinden yararlanarak yapar. Örümcek bunu fiziksel olarak karnında yer alan ve örümcek ipeği üreten organından (spinnerets), proteinden oluşan örümcek ipeğini çekerek yapar. İp yapılmaya başladığı anda, örümcekler ip üreten organlarını esintiye doğru kaldırırlar. Örümceğin, ağını bir ağaçtan diğerine örmesini sağlayan şey esintidir.
Örümcek ipeği çok hafiftir. Hafif bir esinti –güneşten ısınan zeminden gelen ısı yayılımı bile- ipi ağaçtan ağaca taşımaya yetebilir. İp yapışkanlı ya da uhulu olmamasına rağmen ağaca yapışabilir. Küçük çıkıntıların üzerine dolaşır ya da statik elektrik sayesinde tıpkı bir balonun televizyona yapıştığı gibi yapışır.
Bu noktada örümcek, ipi cambaz gibi bir ağaçtan diğerine geçmek için kullanabilir. Genellikle örümcekler ağaçtan ağaca geçerken ipin altında asılı dururlar.
Bir çok örümcek, avlanmalarına bağlı olarak her gece ya da her sabah yeni ağlar örer. Ayrıca örümcekler geri dönüşüm de yaparlar. Bazıları eski ağlarını yerler ve sindirilmiş ağı yeni ağlarının yapımında kullanılırlar.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Yapraklar neden sonbaharda kırmızıya döner?

Araştırmalara göre sonbahar yapraklarındaki kırmızı pigmentler ağaçları sonbahar mevsiminin zararlı güneş ışınlarından ve böceklerden koruduğunu ortaya çıkardı.
Sonbaharda bazı ağaçların yaprak renkleri sarı, turuncu ve kırmızıya dönmekte. Parlak renkler gerçekten can alınıcı güzellikte. Fakat peki bu renklerin gizli bir görevi var mı?
Wisconsin Üniversitesi'nden bir yaprak fizyolojisti ve özellikle kırmızı yapraklarla ilgilenen bir profesör "Bill Hoch" şöyle diyor:
"Doğa o kadar verimli, o kadar düzenlidir ki bir şeyi nedensiz asla yapmaz. Her şeyin bir sebebi vardır doğada ve biz de bundan yola çıkarak aslında sonbahar yapraklarının kırmızı pigment üretmesinin altında bir şeyler yattığını düşündük ve araştırmalar sonucu bunu kanıtlar nitelikte sonuçlara vardık."
Yılın büyük bir zaman diliminde yeşil yapraklar güneş ışığını bitkiler için besin kaynağına çevirme konusunda görevliler. Sonbahar geldiğinde ise ağaçlar bu yeşil pigmentleri ve besinleri parçalayarak ihtiyaçlarını karşılarlar. Ağaçların yapraklarının renkleri değiştikçe ve döküldükçe, besinler ağaç köklerine düşer ve ilkbaharda tekrar kullanılmak üzere depolanır. Bill Hoch'un aklındaki düşünce ise bazı ağaçların bunu yapraklardaki besini güneş ışığından da korunmak için yapıyor olabileceği idi.
Bu ilişkiyi bulabilmek için kırmızı pigment üreten bir ağaç türü ile kırmızı pigment üretme özelliği olmayan bir ağaç türü üzerine bir araştırma yürütmüş.
Kırmızı pigmente sahip olmayan ağaçların yapraklarının sonbahar güneşi ile daha fazla yıprandıklarını ve yapraklarında bulunan besinleri yeniden kullanma oranının kırmızı pigmente sahip olan ağaçlara göre daha az olduğuna ulaşmış.
                         Colin Chatfield'un Eylül ortalarında Saskatoon'da çektiği bir yaprak

Araştırmalara göre sonbahar yapraklarındaki kırmızı pigmentler ağaçları sonbahar mevsiminin zararlı güneş ışınlarından ve böceklerden koruduğunu ortaya çıkardı.
Sonbaharda bazı ağaçların yaprak renkleri sarı, turuncu ve kırmızıya dönmekte. Parlak renkler gerçekten can alınıcı güzellikte. Fakat peki bu renklerin gizli bir görevi var mı?
Wisconsin Üniversitesi'nden bir yaprak fizyolojisti ve özellikle kırmızı yapraklarla ilgilenen bir profesör "Bill Hoch" şöyle diyor:
"Doğa o kadar verimli, o kadar düzenlidir ki bir şeyi nedensiz asla yapmaz. Her şeyin bir sebebi vardır doğada ve biz de bundan yola çıkarak aslında sonbahar yapraklarının kırmızı pigment üretmesinin altında bir şeyler yattığını düşündük ve araştırmalar sonucu bunu kanıtlar nitelikte sonuçlara vardık."
Yılın büyük bir zaman diliminde yeşil yapraklar güneş ışığını bitkiler için besin kaynağına çevirme konusunda görevliler. Sonbahar geldiğinde ise ağaçlar bu yeşil pigmentleri ve besinleri parçalayarak ihtiyaçlarını karşılarlar. Ağaçların yapraklarının renkleri değiştikçe ve döküldükçe, besinler ağaç köklerine düşer ve ilkbaharda tekrar kullanılmak üzere depolanır. Bill Hoch'un aklındaki düşünce ise bazı ağaçların bunu yapraklardaki besini güneş ışığından da korunmak için yapıyor olabileceği idi.
Bu ilişkiyi bulabilmek için kırmızı pigment üreten bir ağaç türü ile kırmızı pigment üretme özelliği olmayan bir ağaç türü üzerine bir araştırma yürütmüş.
Kırmızı pigmente sahip olmayan ağaçların yapraklarının sonbahar güneşi ile daha fazla yıprandıklarını ve yapraklarında bulunan besinleri yeniden kullanma oranının kırmızı pigmente sahip olan ağaçlara göre daha az olduğuna ulaşmış.
Bir başka araştırma ile ise kırmızı pigmentlerin başka bir işlevi üzerine, ağacı böceklerden koruma gibi bir işleve sahip olup olmadığı üzerine yapılmış.
Sonuç olarak yaprak fizyolojisti olan Wisconsin Üniversitesi'nden Bill Hoch bize tekrardan "doğada aslında her şeyin bir sebebi vardır" sloganını hatırlatarak, ağaçların besinleri kış boyunca köklerinde korumak için yapraklarının bir tür güneş kalkanı olarak kırmızıya döndüğü ve döküldüğü üzerine araştırmalar yapmıştır. Yaptığı araştırmalar kırmızı pigmentin kışın besinlerinin korunması üzerine önemli rol oynadığını ve o olmadan bitkilerin besinlerini depolama ve kullanma konusunda kırmızı pigmente sahip olan ağaç yapraklarına göre daha az verimli olduklarını göstermiştir. Tabi bir de bunun yanında bu dökülen yaprakların bir nevi böceksavar görevi gördüğüne dair bulguları da unutmamak gerekir.


Hız rekorunu kapan yıldız Einstein’ın teorisini çürütecek mi?

Milky Way galaksi merkezinde bulunan kara deliğin yörüngesinde dönmekte olan yeni bir yıldızın keşfiyle birlikte uzay – zaman kavramı hakkındaki bilgilerimiz yeniden şekilleniyor ve Einstein'ın izafiyet teorisi bu buluşla birlikte bilim adamları tarafından tekrar sorgulanıyor. Çünkü yeni keşfedilen bu yıldızın yörüngesini tamamlama süresi sadece 11,5 yıl. Bu süre Jüpiter'in Güneş etrafındaki dönüşünü tamamlaması için gereken süreden çok daha kısa. Kara delik çevresindeki diğer yıldızlar arasında yörüngesini en kısa sürede tamamlamasıyla öne çıkan bu yıldız, böylelikle rekoru kırmış oluyor.
Bir önceki rekorun sahibi olan S0-02 yıldızı bu dönüşü tam 16 yılda tamamlıyordu. Bu keşfi yapan ekibin bir üyesi olan Toronto Üniversitesi Dunlap Enstitüsü'nden astronom Tuan Do, S0-102 adı verilen (adını galaktik merkezi ve kara deliği içeren takım yıldız Sagittarius'tan alıyor) bu yıldızın, Einstein'ın genel rölativite teorisini test edebilmemiz için bize büyük bir fırsat sunduğunu belirtiyor. S0-102, Hawai'nin Mauna Kea bölgesinde bulunan Keck Gözlemevi'ndeki 10 metrelik ikiz teleskoplar yardımıyla keşfedildi. Bunlar dünyanın en büyük optik teleskopları olarak anılıyor. Çift lazerli sabitleme sistemi kullanan bu sistem Dünya'nın atmosferinden kaynaklanan bozulmaları düzelterek keskin ve hatasız sonuçlar almamızı sağlıyor.
Einstein'ın teorisine göre kütleler uzay – zaman'ı bükerek zamanın akışını yavaşlatmakla kalmıyor, aynı zamanda uzaklıkları da esnetip kısaltabiliyor. Ulaşılan bu sonuçlar profesör Andrea Ghez tarafından yönetilen Galaktik Merkez Grubu'nun 17 yıllık çalışmaları sonucunda elde edilmiş. Bu çalışmalarda Ghez ve ekibinin daha önce galaksimiz Milky Way'in kalbinde keşfettiği büyük kara deliğin çevresindeki yıldızlar araştırılmış.
Sgr A (“Sagittarius A-star”) olarak bilinen bu müthiş obje, Güneş'in dört milyon katı kadar kütle içeriyor.  Andrea Ghez ise bu konuda şunları söylüyor; "Kara deliklerin varlığı artık ispatlanmış durumda. Bundan sonra araştırmalarımız bu kara deliklerin doğalarını ve uzay-zamanı nasıl büktüklerini anlayabilmek üzerine yoğunlaşacak. Bu bölge galaksideki en yüksek yıldız yoğunluğuna sahip en ekstrem bölge ve Sgr A'ya en yakın yıldız saniyede 4000 km'nin üzerinde yol katediyor. Bu ışık hızının %1'ine eşit."
Genel rölativite teorisine göre, S0-02 ve S0-102 gibi objelerin eliptik yörüngeleri de kendi başlarına "dönüş" yaparak gülçe de denilen bir çiçek paterni oluşturuyorlar. Bu hareket aynı zamanda "devinim" olarak da biliniyor ve büyük kütlelerin yörüngelerinde dönen objelerde sıklıkla görülebiliyor.
Fakat galaksinin merkezinde bulunan diğer yıldızların kütleleri farklı türde bir devinim yaratıyor ve bunu genel rölativite teorisinin yarattığı devinimden ayırt etmek zorlaşıyor. S0-02 ve S0-102'nin yörüngelerini inceleyen Galaktik Merkez Grubu ise, yaptıkları bu çalışmalarla birlikte iki devinimi birbirinden ayırabilmek için araştırmalar yapmaya devam ediyor.

Dünyanın en sinir bozucu sesi nedir?

Bu sorunun cevabı genellikle klişe haline gelen "kara tahtayı kazıyan tırnaklar" olarak bilinir. Fakat nörolojiyle ilgilenen bir grup bilim adamı insan beynini en çok etkileyen ve rahatsız eden sesleri belirlemek amacıyla bazı testler yapmaya karar vermişler. Bu testler sonucunda da kara tahta üzerinde gezinen tırnakların aslında bu listede ne ilk ne de ikinci sırada olamadığını keşfetmişler.
Journal of Neuroscience'ın geçtiğimiz haftaki sayısında yayınlanan araştırmaya göre 16 katılımcı bir MRI cihazına bağlanmış ve 74 farklı ses dinletilerek onları en çok rahatsız edenleri oylamaları istenmiş. Oylama sonuçlandığında en sinir bozucu seslerin listesi şu şekilde belirlenmiş;
1. Cam şişe üzerindeki bıçak                             
2. Cam üzerindeki çatal                                       
3. Kara tahta üzerindeki tebeşir                         
4. Cam şişe üzerindeki metal cetvel                 
5. Kara tahtayı kazıyan tırnaklar                        
6. Kadın çığlığı
7. Spiral makinası
8. Bir bisikletin sıkılan frenleri
9. Ağlayan bir bebek
10. Matkap
Katılımcılara bunların dışında daha sakin sesler de dinletilmiş. Oylama sonucunda en az sinir bozucu olarak belirlenen sesler aşağıdaki gibi olmuş;
1. Alkış                             
2. Gülen bir bebek       
3. Gök gürültüsü
4. Su akıntısı
Araştırma sadece bu kadarla kalmamış ve bu oylamalar sonucunda çok daha ilginç bir şey keşfedilmiş. Katılımcılar bu sesleri duyduklarında beyinlerindeki belirli bölgelerin daha aktif hale geldiği görülmüş. MRI taramaları sonucunda duyduğumuz sesleri işleyen işitme korteksi boyunca amigdaladaki (beynimizde duygularımızın oluşmasında rol oynayan bölge) aktivite, duyulan sesin rahatsız edici etkisiyle doğru orantılı olarak artış göstermiş.
         Amigdaladaki aktivitenin sinir bozucu sesler sonucunda artış gösterdiği açıkça görülüyor.

Gruptaki bilim adamları işitme korteksinden gelen ses sinyallerine maruz kalan amigdalanın 2000Hz ve 5000Hz frekansları arasında en yüksek aktivite seviyesine çıktığını görmüşler.
Peki amigdala neden özellikle bu frekanslar arasında aktif hale geliyor? İngiltere'de Newcastle Üniversitesi'nden araştırmayı yöneten bilim adamı Sukhbinder Kumar bunun çok ilkel bir tetikleme mekanizmasından kaynaklanabileceğini düşünüyor ve ekliyor. "Kulaklarımızın bu frekans aralığındaki hassasiyeti doğamız gereği rahatsız edici bulduğumuz çığlık seslerinin de bu frekans aralığında olmasından kaynaklanıyor olabilir".
Daha önceleri yapılan araştırmalarda bilim adamları, yüksek frekanstaki bu seslerin bize rahatsız edici gelmesinin nedenini primat akrabalarımız şempanzelere bağlıyorlardı. Onlara göre bu sesler şempanzelerin acil bir durum sezdiklerinde attıkları çığlıklarla akustik olarak benzeşmekteydi. Ve biz kalıtsal eğilimlerimizin devamı sonucunda bu frekanstaki sesleri her duyduğumuzda avımızdan kaçma ve hayatta kalma içgüdüsüyle böyle bir tepki veriyoruz. Bunun yanında teorik olarak bu düşünce bir yerde tıkanıyor, o da kara tahta üzerindeki tırnakların vahşi avcılarla aslında hiç bir ilgisinin olmaması.
Daha yeni araştırmalarla birlikte yukarıda bahsettiğimiz bu teorinin doğru olma olasılığı da git gide azalıyor. Saguinus oedipus da denilen ipek maymunları ile yapılan bir deneyde hem yüksek frekanstaki seslerin hem de beyaz gürültü dediğimiz düşük frekanstaki bir sesin dinletildiği maymunlardaki davranış değişimlerinin her iki durumda da aynı olduğu görülmüş. Daha önce bahsettiğimiz gibi bu eğilim insanlarda açık bir şekilde farklı olarak gelişmişti.
Tüm bunlardan farklı ve basit olan bir hipotez daha var. Bazı bilim adamlarına göre insan kulağının fizyolojik yapısı belirli frekanstaki sesleri bize fiziksel ağrı verebileceği bir noktaya kadar yükseltme özelliğine sahip. Bu ağrı tabi ki ilk aşamada hissedemeyeceğimiz şiddette olmasına rağmen sürekli maruz kalındığında farkında olmasak da etkilenebileceğimiz cinsten. Eğer bu düşünce doğru ise belki de bu seslerin neden olduğu kronik ağrı bizim onları otomatik olarak sinir bozucu sesler kategorisine sokmamıza neden oluyor.
Psikoakustik alanındaki araştırmacılar hangi sesleri rahatsız edici bulduğumuzu ve bunun neden kaynaklandığını araştırmaya halen devam ediyorlar. Belki de bir gün nasıl hissetmek istediğimizi dinlediğimiz seslere göre kendimiz seçebileceğiz. Ne dersiniz?

Bilgisayar Çağı Viktorya Döneminde mi başladı?

Bilgisayar Çağı, Bill Gates ve Steve Jobs daha ilk bilgisayarları üretmeden 100 yıl öncesinde Viktorya Dönemi’nde başlamış olabilir. Çok eskilere dayanan bir hayal, İngiliz bir programcıyı buharla çalışan “Çözümleyici Makinayı” hayata geçirmek için kalabalık yaratma çabası göstermesini teşvik etmiştir.
İlk bilgisayar kavramı – pirinç ve demirden yapılan, küçük buharlı lokomotif büyüklüğünde makina- 1871 yılında ölene kadar  “Çözümleyici Makina” için farklı tasarımlar üreten ünlü matematikçi Charless Babbage tarafından ortaya atılmıştır. Plan 28 projesi önümüzdeki 10 yıl içerisinde 8 milyon dolar toplayarak Babbage tarafından tasarlanan makinayı üretmeyi amaçlar.
“Çözümleyici Makina dünyanın ilk bilgisayarı olmuş olabilir,” dedi Plan 28’ın programcısı ve yönetmeni olan John Graham-Cumming.
Viktorya Dönemi teknolojisinin yaratabileceği kısıtlıydı. Babbage, kafasında yalnızca 1 kb hafızaya sahip bir bilgisayar canlandırmıştır ki bu hafıza da iPhone 4’ün hafızasından 500.000 kat daha azdır.  Bu da 1981’de üretilen ZX81 ev tipi bilgisayardan 13.000 kat daha yavaş çalışmasına sebep olacağını göstermektedir.
Ancak “Çözümleyici Makina” da modern dijital bilgisayarlar tarafından kullanılan temel mavinokta sistemine sahip olurdu.  Numaraları ve sonuçları hafızada tutmak için bir “Depo”, sayıları sıkıştırmak için bir “Değirmen”e sahipti ve hatta bağlantılı yazıcılar aracılığıyla sonuçları gösterebilirdi. Programlar, günümüzde kullanılan bazı modern oylama makinalarına benzeyen sert kağıt parçalarına delik açılarak yazılırdı.
Sanayi Devrimi, modern bilim, yeni buluşlar ve İngiliz Kraliyeti’nin dünyayı şekillendirdiği dönemde böyle bir bilgisayarın olması tarihi değiştirmiş olabilirdi.
Graham-Cumming TechNewsDaily’e verdiği röportajda “Bilgisayar Çağı 20. Yüzyılda başladığında da benzer fikirlerin üretilmiş olacağını düşünüyorum” dedi. “Asıl soru onu kimin kullanacağıydı: belki askeriye, belki hükümet ya da belki de İngiliz Kraliyeti’ni yönlendiren şirketler…”
İnigiliz Hükümeti Barbage’ın 1 Numaralı Fark Makinası olarak bilinen, daha basit hesap makinasına kaynak yaratmak için aceleci bir adım atmıştır ancak fonlar 1842 yılında kesilmiştir. 1871 yılında Barbage öldüğünde hiçbir makinasının yapımı tümüyle tamamlanmamıştı.
Barbage’ın yakın arkadaşı ve matematik kardeşlerinden biri olan Ada Lovelace makina ile ilgili İtalyanca kısa bir makale çevirisi yaparken “Çözümleyici Makina” ile ilgili fikirler geliştirmesine yardımcı olmuştur. Lovelace’in çevirisini yaptığı makale, makinanın programlarıyla ilgili kendine ait eskizlerini de bulundurmaktadır. Bu da onun tarihin ilk bilgisayar programcısı olarak şereflendirilmesine sebep olmuştur.
Çağdaş uzmanlar bugüne kadar Barbage’ın 2 Numaralı Fark Makinası’nın iki kopyasını Londra Bilim Müzesi ve Mountain View, Cardiff’deki Bilgisayar Tarihi Müzesi’nde sergilemiştir. Londra Müzesi’nin yaptığı kopya, Graham-Cumming’in bir “Çözümleyici Makina” geliştirmeyi hayal edebiilmesine katkıda bulunmuştur.
“Barbage’ın el yazısıyla yazılmış abartısız binlerce sayfa not ve makinanın yüzlerce sayıda ölçek planı vardır” diye açıklıyor Graham-Cumming. “Tüm bu notlar ve planlar Çözümleyici Makina üzerine ömür boyu yapılan bir çalışmanın yansımasıdır.”
Öncelikle Plan 28’in Çözümleyici Makina için sabit bir tasarım üzerine odaklanması gerekir. Daha sonra da bir bilgisayar simülasyonu makinanın işlevselliğini test edebilir.
Graham-Cumming – “Babbage sürekli tasarımlarını geliştirdi ve notlarıyla planları gelişme ve arınmanın başarısını yamsıtmaktadır” . “Babbage’ın kendisinin makinası olarak görebileceği bir plan yapmanın birkaç yıl alacağını düşünüyoruz.”

Beynimiz bir kavanozda ne kadar yaşayabilir?

Bilim adamları kedilerin, köpeklerin ve maymunların beyinlerini ayırdı ve bir şekilde bu beyinleri kısa bir süre canlı tuttu. Ancak, memeli hayvanlarda yapılan en başarılı “tam-beyin deneyi” 1980’li yılların ortasında gerçekleşmiştir. New York Üniversitesi Langone Tıp Merkezi’nde çalışan bir sinirbilimci olan Rodolfo Llinás, bir hint domuzu beynini bir iş günü boyunca sıvıyla doldurulmuş bir kapta canlı tutmanın bir yolunu bulmuştur.
Öncelikle, Llinás ve meslektaşları hayvana anestezi uygularlar ve göğsünü açarlar. Daha sonra çıkan aorta soğuk salin enjekte ederek beynini soğuturlar. Beyni kafatasından çıkardıktan sonra, araştırmacılar beyni bir iplikle tankın en alt kısmına bağlarlar ve etrafını cam boncuklarla kaplarlar ki böylece beyin kaymamış olur. Direk olarak omurga atardamarından birine şeker, elektrolit ve çözünmüş oksijenden oluşan bir solüsyon enjekte ederek beyni canlı tuttular.  Hint domuzları bu deney için doğru hayvan olmuştur çünkü omurga atardamarlarına kolaylıkla ulaşılabilir ve beyinleri tutulabilecek kadar küçüktür ama aynı zamanda da parçalanmayacak kadar büyüktürler.
Llinás’ın deneyi beynin elektrotlarla dürtülmesini, ilaç enjekte edilmesini ya da diğer bir söylemle beynin dokunulmamış tüm bölümlerinin her açıdan incelenmesine olanak sağlar. Ancak bu metodu kullanan yalnızca bir avuç dolusu laboratuvar kalmıştır. Bunun yerine bir çok fizyolojist yaşayan hayvanlar ya da bir kavanozda canlı tutulan bir parça beyin dokusuyla deney yapmayı tercih etmektedir. Metodu İtalya’da öğrenen ancak uygulamayı reddeden Alberta Üniversitesi sinirbilimcisi Clayton Dickson,“ Deney zor ve beyin çalışmaları için örnek sistem olabilmesi için çok pahalı,” der ve “Deneyin sürdürülebilmesi için kendini adayan, devamlılık sağlayabilecek azimli bir araştırma ekibi gereklidir,” diye ekliyor.

Google Sunucularını Nasıl Soğutuyor?


Google yıllar boyunca bize sunduğu hizmetlerin ayrıntılarını –tabi ki öğrenmemizi istediği kadarını– kullanıcıları ile paylaşmaktan çekinmedi. Fakat şimdiye kadar bu ayrıntılar arasında binlerce sunucu ve depolama ünitesi barındırdığı veri merkezi ve özellikle de bu veri merkezinin nasıl soğutulduğu ile ilgili bilgiler pek yer almamıştı.
Veri merkezleri kıdemli yöneticisi Joe Kava, Google’ın soğutma sistemleri ile ilgili olarak bu albümdeki fotoğraflar eşliğinde bazı açıklamalarda bulundu. Eğer teknolojik aygıtlarınızın sıvılar ile yakın mesafede bulunması sizi endişelendiriyorsa, okuyacaklarınız sizi rahatsız edebilir.
Google’ın veri merkezinde tüm alan aslında hava koridorlarına bölünmüş olarak kullanılıyor. Yükseltilmiş bir taban mevcut olmasına rağmen buradaki döşemelerde aşağıdan yukarıya doğru hava akımını sağlayacak delikli bir yapı bulunmuyor. Çünkü bütün soğutma işlemi sunucu kabinlerinin arka taraflarında bulunan sıcak hava koridorları tarafından sağlanıyor. Yukarıdaki fotoğrafta da görebileceğiniz gibi bu koridorların tavanlarını içlerindensıcaklığı düşürülmüş su geçen soğutma ızgaraları kaplıyor. Ayrıca yine binada bulunan soğutma kuleleri ile soğutma ızgaraları arasında su transferini sağlayan paslanmaz çelikten yapılmış geniş ve esnek borular da bu tavandan geçmekte.

Hava Akımının İzinde

Veri merkezi diğer birçok örneğinden daha serin tutuluyor ve sıcaklığın sürekli 26.6°C‘de olması sağlanıyor. Bu sıcaklıktaki hava sunuculara ön taraflarından giriş yapıyor, tüm komponentler arasından geçerek ısıyı alıyor ve sıcaklığı artıyor. Daha sonra sunucu arkasında bulunan çıkış fanları bu ısınmış havayı fotoğrafta gördüğünüz sıcak hava koridoruna gönderiyor. Tüm sunuculardan aynı şekilde gelen bu ısınmış havanın etkisiyle koridordaki sıcaklık 48.8°C‘ye kadar yükselebiliyor. Koridora üflenen bu hava soğutma ızgaralarına doğru yükselip onların içinden geçerek koridorun tavanında bulunan alanda toplandıktan sonra tekrar veri merkezinin içine yayılıyor.
Su ile soğutma tekniğinin geçmişi tarihte IBM ana bilgilsayarlarına kadar uzanıyor. Kabinetlere paralel olarak yerleştirilen sıralı soğutma sistemlerinin üreticileri soğutma gazı veya soğutulmuş su gibi seçenekler sunuyor. Fakat bazı modern veri merkezlerinin yöneticileri sunucu ve depolama ünitelerine yakın mesafede bulunan sıvı tesisatları hakkında hala endişe duyuyorlar.
Joe Kava Google’da uyguladığı metodoloji hakkında kendinden oldukça emin olduğunu belirtiyor ve tüm soğutma tesisatının sızıntı ve arıza dedektörleri tarafından sürekli izlendiğini ekliyor. Kava’ya göre “Soğutma ızgaralarındaki bağlantılarda meydana gelebilecek olası bir sızıntıda su doğrudan yükseltilmiş taban altına doğru yönleniyor.” Borularda oluşabilecek küçük deliklerin ve daha da kötüsü patlakların daha önemli problemlere neden olabileceğini belirten Kava şöyle devam ediyor, “Bu tasarım ile ilgili uzun bir geçmişe ve geniş bir tecrübeye sahibiz ve şimdiye kadar bahsettiğim ölçüde büyük bir sızıntı yaşamadık.”

Odak Noktamız Gösteriş Değil Verimlilik

Joe Kava Google’da kullandıkları çift bağlantılı soğutma teknolojisinin birçok veri merkezinde kullanılan geleneksel soğutma sistemlerine göre çok daha verimli olduğunu söylüyor. Bunun nedenini ise bu geleneksel sistemlerde ısınan havanın soğutulmak amacıyla klimalara kadar uzun bir yol boyunca taşınmak zorunda olmasına bağlıyor. Google’da ise sunuculardan ve depolama ünitelerinden çıkan sıcak havayı klimalara yönlendirmek yerine çıktıkları yerde soğutmanın çok daha fazla verimli olduğunu belirtiyor.
Veri merkezi tasarlanırken neredeyse tamamen verimlilik üzerine odaklanılmış. Bu sadece güç için değil maliyetler için de geçerli. Sıcak ve soğuk hava koridorlarını birbirlerinden ayırmak amacıyla kullanılan plastik perdeler buna güzel bir örnek olarak gösterilebilir.
Google’ın bazı özel sunucuları sistem yöneticilerinin üzerlerinde çalışma yapabilmeleri amacıyla kabinlerinden kolayca çekilip tekrar yerlerine sürülebilecek bir şekilde yerleştirilmiş. Ayrıca Joe Kava sunucularının dışarıdan güzel görünmesi için lüks ve gösterişli görünen koruyucu kapaklardan kullanmadıklarını tam tersine her birinin birer kurabiye tepsisine benzediğini belirtiyor. Son olarak ise Google takipçilerinin önümüzdeki haftalarda şirketin teknoloji alanındaki çalışmaları ile ilgili daha fazla bilgi ve görüntü elde edebileceklerini söylüyor.
Son kullanıcı olarak Google’ın bizlere sunduğu uygulamaların içlerindeki küçük ayrıntılara verilen önemi kullandıkları teknolojide de görebilmek sevindirici. Bakalım önümüzdeki haftalarda nelerle karşılaşacağız?

Sizde Yollayın!


Bilgi paylaştıkça çoğalır. Sizde Acayiplerinizi yollayın!

Engelsiz Bir Yazı...


 Görme engelli kardeşlerimiz için yazıyı "Türkçe Olarak" sese çeviren bir uygulamamız var.
Bu uygulama sayesinde en "Acayipleri" onlar da
dinleyebilecekler.

New York’un 200 Yıllık Yok Oluşu


Fütüristlerin New York şehri ile arası pek de iyi değil. Yazarlar ve sanatçılar iki yüz yıldır New York'un yok oluşu üzerine kafa yoruyorlar (Son örnek Crysis 2 oyunu). Su baskını olsun, yangın, nükleer patlama ya da uzaylı istilası olsun, New York diğer tüm şehirlerden daha fazla gelecek kıyamet senaryolarımızla boğuşuyor. Ve bekli de hiçbir tarihçi bunu Max Page kadar iyi anlayamaz.
2001’de, Massachusetts-Amherst Üniversitesi'nin tarih profesörü Max Page, aslında eğlenceli ve kaygısız olması beklenen çalışmayı başlattı. Page, New York Tarih Derneği ile çalışarak topladığı bilgilerle, çeşitli kurgu çalışmalarıyla yok edilmiş New York ile ilgili raporu birleştirdi. Raporuyla ilgili son düzeltmelerini 10 Eylül 2001'de yapmıştı. Tabi ki, hemen sonraki gün gerçek dünyada yeni bir senaryo gerçekleşti (11 Eylül saldırıları).
Yıllar sonra Page’in fark ettiği, üzerinde araştırma yaptığı kıyametli New York'un hala dünya çapında uğraş konusu olmasıydı. İhtiyaç duyulan daha saygın bir dokunuştu. Bunun üzerine kitabı: Şehrin sonu: New York’un yıkımının İki asırlık fantezileri, korkuları ve önsezileri (The City’s End: Two Centuries of Fantasies, Fears and Premonitions of New York’s Destruction) 2008 yılında basıldı.

Yazar Matt Novak, Page’e telefonla ulaşıp ona New York şehriyle ilgili özel olanın ne olduğunu sordu. Neden New York? Niçin Chicago, Los Angeles, Des Moines, Tulsa değil? New York ile ilgili özel olan nedir de bizi tekrar tekrar bilim kurguda onun yıkılışını görmeye çekiyor?
Page’in söylediği “İlgi çekici; çünkü birçok yerle ilgili felaket fantezileri var. Los Angeles bundan payını almış, özellikle ‘20. Yüzyılın dünyası’ filminde. Ve elbette ki Paris, Londra ve Tokyo ile ilgili felaket hikâyeleri de var. New York'ta takılıp kalmamın sebebi ise, New York’un bu konuda iki yüzyıl dan beri baskın olması.”
“20 yüzyılın başlarında şehir, gökdelenleriyle sembol haline geldi. Chicago, Los Angeles ve Washington'daki yükselişe karşın en önemli ABD şehri olmayı halen daha koruyor. En azından ekonomik ve kültürel açıdan gerçek anlamda 1839'lardan bu yana New York başkent olmayı koruyor.”
“Ve sonra, basit estetik var. New York’ta yıkım daha iyi gözüküyor”. Büyük olasılıkla gerçek düğüm noktası bu özellik. Estetik açıdan New York büyük bir şehir; çelikten ve camdan oluşan şehir gökyüzüne uzanıyor ve ABD’nin 20 yüzyıl modernliğine şiirsel atıfta bulunuyor. Ama New York'un yıkımının her zaman bir sebebi vardı, politik ya da diğer sebepler. 1998 yılının Deep Impact “Derin Darbe” filminden buyana boş teneke sesi çıkaran ya da geleneksel boşa harcanmış felaket filmlerine beyaz perdede rastlamak artık çok ender.

Örneğin 1890 Ignatius Donnely romanı olan “Sezar’ın sütunu: 20. Yüzyılın bir hikâyesi” ele alalım. Hikâye gelecek dünyada 1988 yılını işliyordu ve New York, Yıkım Kardeşliği adındaki bir terörist grup tarafından yok ediliyordu. Bu olayda yıkım, politik ve nefret dolu; Donnely’nin Yahudi karşıtı olduğu Kardeşliğin amacının New York hayatının tüm özelliğini yöneten Yahudi zümresini yok etmek olduğunu belirtmesiyle açıkça belli oluyor.
Geçen iki yüzyılda New York‘u yok edilmiş olarak neredeyse dönüşümlü olarak gördük. Yangın, sel, canavarlar, baş kaldırma, uzaylılar ve sırasıyla tekrardan. Ama sadece bir metot var ki onu New York'u yok etmede ilk kez 20. Yüzyılın ortalarında görebildik: Nükleer bomba.
Max Page’in açıkladığı, yeni teknolojinin getirdiği eşsiz yıkım metodunun tarihi olarak tekrarlanan sel felaketleri kadar gerçekçi olduğu: “iklimin değişmesiyle ilgili olan 2004'deki film, Yarından sonra, yaklaşık olarak New York’u içine alan bir selle ilgiliydi. Ve 90'lardaki sel hikâyelerimiz var ve ondan önceki 19. Yüzyılın sonlarında da. Kesin olan bir şey, nükleer felaket gibi bir olgunun doğrudan doğruya teknolojiye bağlı olan ana metotlardan biri olduğu.”

Rahatsız edici gerçek şu ki bu korku görüntülerinde, neredeyse güzel diyeceğimiz bir şey var. Gerçek dünyanın acısından ve acımasızlığından kendimizi soyutlayarak, savaş alanındaki geleceğin en kuvvetli silahını gözlemliyoruz. Gerçekte ise, Collier’ın Hiroşima olayı çerçevelenmiş bir şekilde 1960'ların nükleer güç propaganda afişinin yanında “Atom, Elektrik ve Wen” asılı duruyor. Bu bizim korkumuz ve gelecek teknolojilerle ilgili umudumuz arasındaki çatışmayla ilgili acı veren bir şaka olabilir, ama içerikten uzaklaşırsak bu görseller bir şekilde objektif olarak güzelliğe, estetiğe ve kibire sahip.
Yıkım kendi içinde, tabi ki, ölümle ilgili bir konu. Tüm o uygunsuz fantastik ve inanılmaz yok oluşları ayağımıza getiriyor. İkiz kulelerin yıkılışını izlemek gerçeküstüydü; ama hayal edilebilirdi. Ve bundan başımızı da çeviremezdik. Yazar Marr Novak anlatıyor “11 Eylül'de televizyonu açtığımı ve ilk kulenin yanar haldeki gerçeküstü görüntülerini gördüğümü hatırlıyorum, CCN Tom Clancy ile telefonda konuşuyordu. Onun 1994'teki Debt of Honor romanında bir karakter kargo uçağını ABD’nin ticaret merkezine sürüyordu. Hayat bir şekilde sanatın karanlık yüzünü taklit ediyordu.”
Max Page açıklıyor  “O gün, bunu daha önce bir film de görmüş olduğumuz hissine kapılmıştık”.Aslında izlemiştik. Ve büyük olasılıkla gelecek nesillerde de filmlerde, televizyonda ve kitaplarda da göreceğiz.

Büyük Elma'nın (New York'un simgesel adı) yok oluşuyla ilgili yapılan tüm bu eserlerin, aslında temel noktası insanlara yıkım olacaksa bunun her yerde olabileceğini göstermek ve bundan ders çıkarmalarını sağlamak. Çünkü insanlık kendi sonunu hazırlamaya her yönden daha meyilli ve yapılan senaryoların gerçekleşme olasılığına bakarsak da bunu görebiliriz. İstanbul’u ele alırsak yaşanacak olan depremin sonunda kötü sonuçları doğuracak olan birinci sebebin, çarpık kentleşme olması bekleniyor. Bugüne kadar bu olay ile ilgili hiçbir film çevrilmiş olmaması bir açıdan neden bu kadar duyarsız olunduğunu gösteriyor.
Gelecekte ne olur bilinmez ama gerçeküstü diye adlandırdığımız  olayların gerçekleşme olasılığı olduğunu daima hatırlamalıyız.

16 Kasım 2012 Cuma

Neden Gıdıklanırız?

Gıdıklanmak rahatsız edici olduğu kadar eğlendiricidir de. Başkaları tarafından, hatta bazen dokunulmadan gıdıklanırız, ama kendi kendimizi gıdıklayamayız. Bazıları gıdıklanmaya karşı çok hassasken bazıları etkilenmez bile. 

Bir insan gıdıklanınca, derinin yüzeyinde bulunan küçük sinir lifçikleri harekete geçer. Özellikle tüyle okşama, böcek yürümesi gibi olaylara hassas olan bu lifçikler, sinyalleri beyne gönderirler. Ancak araştırmacılar bu sinyallerin beyinde nereye kaydedildiğinden emin değiller. Beyinin gıdıklanmaya tepkisi, kaşınmaya olan tepkisi gibi, gönülsüz yapılan bir tepkidir. 

Gıdıklama ile kan basıncı artarken, nabız ve kalp atışı hızlanır, beynin uyanıklığı fazlalaşır. Gıdıklanmanın fiziksel olduğu kadar psikolojik yanı da vardır. Gıdıklanma başlangıçta zevkli olabilirse de sürdürüldüğünde korku ve paniğe dönüşebilir. 

İnsanların daha çok gıdıklandıkları yerler, ayak altı, avuç içi ve koltuk altı gibi bölgelerdir. Bunun nedeni, buraların çok hassas bölgeler olmalarıdır. 

İnsan beyni vücuda gelen uyarıların hangisinin insanın bizzat kendisinden, hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt eder ve ona göre öncelik verir. Örneğin, elimizin yanması gibi acil refleks gerektiren dışarıdan gelen uyanlara öncelik verir. Bu nedenle bir başkası tarafından gıdıklandığımızda reaksiyon gösteririz ama kendi kendimizi gıdıklamaya çalıştığımızda beyin bu noktalardaki hassasiyeti azalttığından gıdıklanamayız.

9 Kasım 2012 Cuma

Facebook'taki Büyük Tuzak!




Facebook'ta 'hastalıklı veya yaralı bir çocuk resmi' ile altında “Durumu iyi olmayan bir ailenin çocuğuymuş. Paylaşım başına Face çocuğa 1 TL ödüyormuş “ yazan bir paylaşımla karşılaşıyorsanız bu haberi mutlaka okuyun.

Son zamanlarda sosyal paylaşım sitelerinde, özellikle de Facebook'ta bir istismardır aldı başını gidiyor. 'Hasta, sakat, aç, yaralı veya kayıp' ibareli çocuk resimleri, altında da "Durumu iyi olmayan bir ailenin çocuğuymuş. Paylaşım başına Face çocuğa 1 TL ödüyormuş" gibi ifadelerin yer aldığı birlerce paylaşım dolaşıyor… 


FACEBOOK'UN PAYLAŞILAN FOTOLARA PARA VERİYOR MU? 
Peki insanların acıma duygusuna hitap eden bu paylaşımlar gerçek mi? Facebook gerçekten bu paylaşımlara para ödüyor mu? Hayır… Facebook'un Türkiye'de de dünyanın her hangi bir ülkesinde de böyle bir uygulaması yok. Peki öyleyse işin aslı ne? Bu soruyu sosyal medya uzmanları söyle cevap veriyor: 

PARA KAZANMANIN ÇİRKİN BİR YÖNTEMİ 
Facebook'taki sayfa sahiplerinin üye sayılarını artırmak, reklamlarını yapmak ve görünürlüğünü artırmak için kullandığı yaygın yollardan birisi. Özellikle de üye sayısını 5 binin üzerine çıkarıp sayfayı, haber sitelerine, reklam ve halkla ilişkiler şirketlerine, kozmetik firmalarına satmak isteyenlerin başvurduğu yalanlardan sadece birisi... Maalesef binlerce insan buna inanıp çocuğun ailesine 3-5 kuruş gidecek diye paylaşım yapıyor .

Bunlar Tüp Pandalar!



Pandalar nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya

Pandalar nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu yüzden dünyanın dört bir yanında pandaların türlerinin devam ettirilmesi için çalışmalar sürüyor. Çin’de suni döllenme yoluyla hamile kalan bir anne panda 7 yavru dünyaya getirdi. Yavrular ilk kez gazetecilerin karşısına çıkarıldı. Birbirinden sevimli 7 panda, bir anda ülke gündemine oturuverdi.

Test Footer 1